english
Son Yorumlar
Öne Çıkan Yayınlar
Tarihin Derin Kazısı Olarak Sanat ve Duyarlılığın Kesişen Ufku
Yazar: Erkut Sezgin
Çeviri:
Yayın: Cem Yayınevi
Estetik - Modernizmin Tasfiyesi
Yazar: Ali Artun
Çeviri:
Yayın: İletişim Yayınevi
Yazar: Mehmet Yılmaz
Çeviri:
Yayın: Ütopya Yayınevi
Çerkes Karadağ'la fotoğraf Üzerine
Fotoğraf
23.12.2011
Röportaj: Çerkes Karadağ     Yazan: belgeselfotograf.com

Çerkes Karadağ Kimdir? Tanıyabilir miyiz?

Çerkes Karadağ bir vatandaştır ve Çerkes Karadağ bir vatandaş olarak Kars’ta doğdu, 1953 yılında. Ben çok küçükken yani bir yaşında iken babam çocuklarını okutmak için Ağrı’ya göç ediyor. Sonra göç ediyoruz. Yaklaşık bir yaşındayım. Ondan sonra büyük ağabeyim istemeden bir kaza nedeniyle bir gencin ölümüne neden oluyor. O zaman babamın geniş bir evi var, biraz varlıklı, hepsini kan parasına veriyor ve kan parasından sonra biz yoksullaşıp bir başka eve geçiyoruz. Evin damlarından buzlar sarkıyor. O arada bir kardeşimi de zatürreeden kaybettik. Sonra da çalıştık, çabaladık, bir ev edindik. İşte ilk gençliğim ilk, orta ve  lise öğrenimim Ağrı’da geçti. Her ne kadar kütükte Kars’lı gibi görünsem de kendimi Ağrı’lı kabul ediyorum. Çünkü oranın kültür yaşamı içinde büyüdüm, oranın halkını tanıyorum. Sonra 1967 gibi, bir arkadaşımla öykü yazmaya çalıştık. İlk defa sanatla böyle tanışıyorum. Şiir, öykü gibi... Bu bir başlangıç oldu.

Hatta yerel bazda da bazı ödüller aldığım için, o biraz daha motive etti. 12 Mart’ın hemen akabinde ben Ankara’ya geldim. Asıl niyetim İstanbul’a gitmekti. Fakat yolumu değiştirerek Ankara’da kalmayı tercih ettim. Tabii asıl niyetim üniversiteyi okumak değil, nasılsa ben üniversiteyi okurum diye bakıyorum. Asıl niyetim sanat ortamının ne olduğunu, büyüsünü, gizemini taşımak. Çünkü ben Ağrı’da Varlık dergileri gibi o dönemin akılda kalan dergileri Akbaba gibi. Her ne kadar Akbaba bir karikatür dergisi gibi görünüyorsa da aslında bir anlamda mizah edebiyatı dergisi idi. Yazı ağırlıklı bir dergiydi. Ben de, kitaplarını okuduğum bu yazar çizeri tanımak için Ankara’da oyalandım diyorum. Çünkü eninde sonunda yazar çizerler İstanbul’dadır. Sekiz ay kadar Ankara’da kaldıktan sonra İstanbul’a gittim. Ortaköy’de bir inşaatta çalışıyorum, o ara aklıma Akademi sınavlarına girmek geldi. Birisinin desteği ile bir kursa katıldım. Bu tatbiki güzel sanat son sınıf öğrencilerinin bir kursu. Orada rahmetli Şahin Kaygun’la tanıştım. O akademinin son sınıfında öğrenci, ben de akademiye girmeye çalışan biri. Bir ay kadar ders aldım. Akademi sınavlarını kazandım, ancak İstanbul’da hastalandım. Çok yüksek rakımlı Ağrı’dan İstanbul gibi deniz seviyesindeki bir yere gidince rutubet inanılmaz bir sağlık sorunu yarattı. Ben de memleketime dönüp iyileşmek amacıyla terk ettim İstanbul’u, Ankara’ya geldim. Ankara’da da bir kış bir inşaatta gece bekçiliği yaparken, o baharda da Gazi Eğitim Enstitüsü’nde ek öğretim gece bölümü açıldı ilk defa. Gece bölümü sınavlarına girdim. Orada da resmi kazandım. Sonra 70’li yılların başında okullar büyük bir boykota girince ben de resim bölümünü istemeyerek bırakmış oldum. Bir gazeteye girip montaj-pikaj bölümünde ( şimdi artık bu meslekler yok ) işe başladım ve sonra da o bölümün şefi oldum. Sonra Kültür Bakanlığı Yayınlar Bölümü’ne girdim. Yayınlar bölümünden sinema bölümüne geçtim. Ve 90’ların başında sinema bölümünden de kendi isteğimle ayrılarak tamamıyla sanat yapmak amacıyla atölyemi açtım ve o günden beri de profesyonel çalışıyorum.

•Fotograf Merakı Ne Zaman Başladı?

Fotograf aslında hayatımda hiç yoktu. Ben öykü sevdalısı biri olarak, Ankara’ya, İstanbul’a  gelme nedenim zaten öykü. Ancak burada öykü yazmaya çalışıyorum, bir taraftan da yaşamak zorunda olduğum için öykü konsantrasyonumu sağlayamıyorum. Elimdeki mevcut öykülerle bir gün Ankara’nın mahalli gazetesi “Yenigün” e gittim. O zaman 12 Mart suları, Cumhuriyet dahil bir sürü gazete kapatılıyor. Ve bildiğim kadarıyla Cumhuriyet yazarları da Yenigün’de yazmaya başladılar. Öyle bir hafta sonu gazete bürosuna girdim. “Editör yok mu?” dedim. “Buyur delikanlı” dediler. “Ne istiyorsun?” “İşte bir öyküm var” dedim. “Bu öyküyü yayımlamak istiyorum” dedim. “İyi, bırak git, önümüzdeki hafta gel sonucunu öğrenirsin” dediler. Bir haftayı iple çektiğimi hatırlıyorum. Sonra bir hafta dolunca gittim. Ama bir türlü öykümü bulamıyorlar. İşte şuraya koymuştuk, buraya koymuştuk diyorlar. Sonra bir genç ortaya çıktı. “Abi” dedi, “ne arıyorsunuz?” “işte bu adla bir öykü verilmiş” dedi. Genç “ geçen hafta yayımlamadık mı? abi” dedi. “ Aaa” dedi adam , “sahiden yayımlamışız biz bunu”. Sonra geçen haftanın o gazetesini çıkardılar ve bana “Haftada Bir” başlığı altında bir sütun açmışlar. “Bak delikanlı” dedi. (Yenigün gazetesinin sahibi Kemal Çukurkavaklı idi galiba, Ankara sanat ortamında önemli bir isim sahibidir.) “sevdim öykünü, sana bir köşe veriyorum, bundan sonra bu köşede her hafta bir öykü yazacaksın.” Fakat ne yazık ki öyküyü devam ettiremedim. İşte o aralar bir boşluktaydım. Öykümü, bir taraftan okumak istiyorum acaba Edebiyat Fakültesi mi okuyayım? Böyle bir tereddüt içindeyken öyküyü bırakmak zorunda kaldım.

•Akademiye girmeden önce değil mi?

Evet, girmeden önce. Bu ara bir kitap dağıtım evinde yardımcılık yapıyorum. Kolumun altında kitaplar veriyorlar, Ankara Zafer Çarşısı’na kitap dağıtmaya gidiyorum. Aşağı yukarı bütün kitapçıları tanıdım. Ama her kitapçının da müdavimi var. Kiminin Ahmet Arif, Erdal Öz kiminin Hasan Hüseyin gibi.. Salim Şengil, karısı Nezihe Meriç onlar bir başka ekip. Meğer bunların çoğu birbirlerini sevmiyorlarmış. Ama hangi kitabevi’ne girsem, bu tayfayla karşılaşıyorum. Bu da çok hoşuma gidiyor. Kitapları olan, yazı yazan, hepimizin hayal ettiği bu isimler. Mesela Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Ceyhun Atıf Kansu bir başka grup oluşturuyorlar. Böyle bu gruplar farklı kitabevlerinde kümelenmişler. Ben de bunlarla yavaş yavaş tanıştım. Sonra Oğlak Kitabevi’nde ( başında Tuncer Tuğcu adında bir felsefeci vardı, 12 Mart sıralarında atılmış üniversiteden ) orada da Ahmet Arif, Feyzullah Çınar, Çetin Öner, Erdal Öz ve Erol Toy geliyorlar. Sonra bu yazarlarla tanıştım. Ama en çok Ahmet Arif’i sevdim. Bunun bir nedeni de, soğuk bir kış günü gidip bana bir kaşkol satın alıp, boynuma sarmasıdır.

Ondan sonra bu edebiyat ortamına girdim. Bunlardan Çetin Öner, Tuncer Tuğcu, Atila Erdem (şimdi Hacıbektaş Dernekleri Genel Başkanı) bunların hepsinin fotograf makinesi var. Ben de bu makineye sulanıyorum. Ancak daha öncesi, İstanbul’da iken Ortaköy’de bir fotografçının vitrininden hiç ayrılmadığımı biliyorum. Bir gün içeri girip “Ben artistik bir fotograf istiyorum, beni tek ışıkla çekeceksiniz” deyince adam, şaşkınlıkla yüzüme baktı ve “Niye tek ışık?” dedi. “Çünkü tek ışık artistiktir” dedim. Hatta şöyle vereceksin diye bir de projelendirdim falan. “Delikanlı, ben 20 yıldır burayı çalıştırıyorum, kimse benden böyle bir şey istemedi. Tamam senin için güzel bir fotograf çekeyim” dedi. Nitekim hoş bir portre çekti. Sonradan öldüğünde adını öğrendim, ünlü Artun Usta imiş. Ankara’da karşılaştığım bu edebiyat insanlarından bir gün ben de makine sahibi olursam fotograf çekip çekemeyeceğimi sordum. Yani yeteneklerimin el vereceği işini falan.. Dediler ki “Yaparsın. Önce bir resim oku, resim okurken fotografı sana öğretirler.” Ve o zaman kendim için Ultra bir ücretle bir Rus Zorki aldım. Bir Leica taklididir, sık sık bozulur, ama en azından bir Leica gibi. Çünkü konuştuğum insanların elinde orijinal Leica’lar vardı. Son bu Zorki ile başladım ve dereden tepeden, ilgili ilgisiz şeyler çekmeye başladım. Ve tabii fotografa başlarken bir hobi tarzında başlamadım. Fotografın bir sanat alanı olduğunu kabul ederek başlıyorum. Ve bütün hedefimi bunun üstüne kuracağım.

Sonra Gazi Eğitim’e girdim. İyi hatırlıyorum, ilk dersimiz bir fotograf dersiydi. Ben gece öğrencisiyim ya, gündüz çalışıyorum gece de yorgun argın okula geliyorum. Hocanın dersinde uyumuşum. Biraz sonra geldi, uyandırdı beni, “kalk yavrum, git yüzünü yıka” dedi. “Eğer çok uykun varsa git evinde yat” dedi. Ben de öğrenci yurdunda kalıyorum. “Hayır hocam olmaz” dedim. “Dersimi dinleyeceğim” 15-20 dakika sonra yine kestirmişim. Yine beni uyandırdı, yeniden gittim, yüzümü yıkadım. Geldim Oturdum. Bir süre sonra yine gözlerim kayınca “Sen git yat yavrum” dedi. “Yalnız şunu unutma, burası Güzel Sanatlar Eğitimi veren bir okul, burada sadece öğretmen yetişmez, ressam, heykeltraş, sinemacı, fotografçı, tiyatrocu bile yetişir ama sen asla fotografçı olamayacaksın” dedi ve o günden bu yana fotografçı olmuş tek kişi de benim.

•Sene kaç hocam?

1973 sonu, 1974 başları. Okulda fotografçılık yapıyorum. Tabii geçimimi sağlamak zorunda olduğum için. Bir, öğrenci portreleri çekerek geçiniyorum. Sonra bir laf dolaşmaya başladı. “Solcu öğrencilerin fotografları acaba sağcı öğrencilere satılıyor mu? Diye. Bazı sağcı öğrencilerin portreleri acaba solculara mı  satılıyor? denilmeye başladı. O zaman daha kavga, dövüş, adam öldürme falan yok. Ama hafif yollu, itiş kakışlar var. Baktım, fotograflarda ben kötü bir propagandaya alet olacağım. O gün ben, “bundan sonra sadece sanat yapacağım.” dedim. Ve fotografa öyle başladım. İlk defa da, bir sanatçı ne yapar? Sanat eseri çeker dedim. Okulun bahçesinde öğrencilerin yaptığı heykeller vardı. Bu heykelleri çekeyim dedim. Bir sanatçı başka sanatçıların eserlerini çalışsın dedim. O filmleri de, karanlık odada kırmızı ışıkta açmışım, hepsi grileşmişti. Bir sanatçının ilk çıkışı böylece bir hüsranla bitti. Sonra reklam ajanslarında, derken uzun bir süre fotograf ile resim birlikte gitti. Açtığım resim sergisine fotografçı arkadaşlarım, fotograf sergisi açılmış diye gelirken resimle karşılaşıyorlar. Fotograf sergisi açıyorum, ressam arkadaşlarım resim sergisi diye gelip, fotograf sergisi ile karşılaşıyorlar. Baktım, ciddi bir kaos yaratacak, hem de bir üslup geliştirmek açısından 1974’ün sonunda, şimdi de bacanağım olan Oğuz Aktan ile ilk doğu turuna çıktık. Bir kış günü, çok uzun süren bir tren seyahatinden sonra Ağrı’ya vardık. Orada hoş görüntüler elde ettik. İlk defa kimlikli bazı görüntülerle tanıştım. Benim dışında kameranın yöneltilebileceği, bir sanat malzemesi olacak insanlardı onlar. Bir dönem, teşvik edici bir nitelikte olan çok ödül yoktu. Ankara Sanat sergileri vardı ki, Ankara’da ciddi şeylerdi onlar. Mesela Nüshet İslimyeli, Şefik Bursalı, Eşref Üren gibi bugün hayatta olmayan bu insanlar, ciddi motive ediyorlar. Oralardan ödüller alınca, bu işin ayrışması gerektiğini düşündüm. Sonra 70’lerin sonunda son kez bir resim sergisine hazırlandım ve onu 1980’de açtıktan sonra da resim uğraşısını tamamen kapattım. Şimdi, kapatmanın gerekçeleri var. Sanat eğitimi içinde ben hocalarımla çok çatıştım. Bizi bir desen için günlerce çalıştırıyorlardı ki, bu sanat eğitiminin haklı yanlarından biridir. Yoksa, iyi bir işçilik olmaz ise iyi bir yaratıcılık uğraşısı çıkmaz ortaya. Bana fotograf gibi gerçeğin doğrudan doğruya aktarıldığı bir sanat dururken, gerçekmişçesine resim yapmayı ben doğrusu içime sindiremedim. Resmi biraz, boş işlerle uğraşıyor gibi gördüm. Yine o günkü düşüncem, madem ki akıp giden bir yaşam var ve sanat da hayatın taklididir. O halde niye ben resimle uğraşayım? Çünkü fotografın konuştuğu yerde resim susup bakmayı tercih ediyor. Resmin gerçeklikleri yorumlamada, yansıtmada fotograf kadar güçlü bir silah olmadığına çabuk karar verdim ve resimden kopup fotograf öğretisine girmemim nedeni biraz da bu. Ama tabii, bugün öyle düşünmüyorum. Resim bir sanat dili olarak yüzyıllar boyu sahip olduğu geleneklerini sürdürecek. Benim ki biraz ilk karşı çıkış heyecanıydı. O ara her şeye karşı çıkıyordum; hocalarıma, sanat eğitimine. Bizi sanatçı diye yetiştirin, öğretmen olmak istemiyoruz diye karşı çıkmış, hatta boykot bile yapmıştık. 1980’lere kadar hep konulu çalıştım. Bir de çok beğendiğim bir yanım, fotograf 1970’lerdeyeni bir patlamayla çıktı ortaya. Türkiye’de 1960’larda son bir amatör kuşak gelmişti ve 60’larla 70’ler arasında Türkiye’de büyük bir boşluk vardı. Kaldı ki 60 kuşağı fotografçılarının hiç biri, toplumsal bir dinamik haline getiremediler fotografı ve hiçbir zaman fotografı sosyal olgu olarak, paylaşılabilir bir malzeme yapmadılar. Çok elitist baktılar. Fotografı kendi sırça saraylarında yaptılar. Ama 70’lerde ortaya çıkan bu genç kuşak fotografı toplumsal boyutla ele aldı. Ve hepimizin bütün ufku, bizim dışımızdaki hayatı bize anlatmak kaygısı, yani kendimiz için yaşamıyoruz. Toplum için yaşıyoruz. Çünkü genel geçer dünya görüşü de o. Ama bir ayrıcalıklı olarak ben konulu çalışmayı hedefledim. Konulu çalışmada hangi yargılar ya da ön yargılar vardı, onu bilmiyorum ama, konulu çalışmanın bir dil olarak daha güçlü olacağına inandım ve aralıksız yayla fotografları da o anlayıştan çıktı. 1970’lerin sonlarına doğru bu potansiyel dernekleşmeye doğru giderken, kulağıma gelen ve benim de davet edildiğim bu dernekleşme uğraşılarında baktım sol fraksiyonlar arasında ciddi bir kariyer savaşı var. Bu kariyer savaşı Ankara’da Çağdaş Sahne’de  bir fotograf grubunun kurulmasıyla noktalanırken, biz daha başka bir dünya, fotografı başka türlü yürütüyorduk.

Mesela şair Yaşar Miraç’ın bazı dizelerine konu olan Atatürk Orman Çiftliği’ndeki bir durakta fotograf çekmeye gidiyorduk. Yaşar’ın şiirinde, trenden geçen işçi silsilelerini anlatıyor. Biz onu görüntülemek yolunu tercih ediyoruz. Ve aldığım ilk ödül de, böyle trenden sarkmış ellerdir. Sonra arabaya atlayıp, Ankara’nın yirminci kilometresine örneğin bir yerde konaklıyor, sonra yürümeye başlıyoruz. Önümüze çıkan ilk köye gidip, köylülerle sohbet ediyoruz, çay içiyoruz, dostluk kuruyoruz, portreler çekiyoruz. Böyle bir serüven var bizim fotografta. Ankara merkezde ise, fraksiyonel çatışmalar içinde daha teorik bazda fotograf tartışılıyor. Uygulamalı bir fotograf anlayışı yok. Nitekim bazı gruplar bazı grupların elinden dernekleri alıp, nihayet galip gelince çevrede daha başka kimler fotograf yapıyora baktılar. O noktada anlaşıldığımızı düşünüyorum. Öneriler geldi ve ben AFSAD’a üyeliğimi bir slayt gösterisi ile yerine getirdim. Sanıyorum o dönemlerde pek slayt gösterisi yoktu. Bu slayt gösterisi çok daha hoş bir anı olarak söz edilebilir. O zaman bekar evimizde, arkadaşlarımdan birisi müzik bölümü öğrencisi ve sadece bu slayt gösterisi için 17 tane bugünkü pop tarzında beste yaptı. Ve benim slayt gösterimin müziği 17 tane orijinal beste oldu. Şimdi duyuyorum ki, o arkadaşımın bu besteleri yaklaşık 25 seneden sonra ortaya çıkıyor. Yani çeşitli insanlar tarafından okunuyor.

İşte öyle şeyler, öyle bir uğraşla AFSAD’a başladık. AFSAD sürecinde de uzun yıllar derneğin teknik sorumluluk adı altında dergi yapmaya çalıştım. Hiçbir zaman ön plana çıkmadım bu konuda. Çünkü bugün dergiyi 25 sene sonra elime aldığımda görüyorum ki yazı kurulunda fotografa hiçbir şekilde o dönemde yazıya katkısı olmamış kimselerin yazı kurulunda yer aldığını görüyorum. Aslında o dergiyi Kemal Cengizkan seçim olarak, düzenleme olarak ta çok uzun yıllar ben götürdüm. Sonra başka arkadaşlar katıldı. Nilgün Günden Göğer katıldı, Muazzez Pervan katıldı, böyle sürdü. 1987’ye gelindiğinde fotograf, hayatımın her yanına girmiş olduğu için, işimin aslında benim uğraşım olması gerektiğini düşündüm ve uzun ve sancılı bir dönemden sonra bütün memuriyet hayatıma ve başka işlerde her şeyi bırakarak kendi atölyemi kurdum. Ancak uzun yıllar dışarıda çalışmış olmanın verdiği bürokratik dil olsun, sosyal dayanışma olsun daha aklınıza gelebilecek bir sürü kazanımlarım vardı. Bugün halen kendi atölyemde çalışıyorum. Ama 80’lerle beraber, bizim kuşak fotografçıların dış dünyaya açılmasıyla ben de açılmaya başladım ve o da başka bir macera. İlk defa dış dünyadan görüntülerimizin, fotograflarımızın sergilere kabul edilmesi inanılmaz büyük bir başarı gibi görüyoruz. Doğal olarak böyle uğraşların zaman zaman meyvesini görmek mümkün. Nitekim, başta devlet ödülü olmak üzere bir çok yurtiçi ödül aldım, yurt dışında da bir grup ödül aldım. Sonra profesyonel yaşama geçtiğim zaman, dedğim gibi sancılarım çok büyüktü, bu hem işimi uğraşım haline getirmek, hem de fotografa karşı beslediğim teknik ve estetik sorunların bir çözümüydü aynı zamanda bu kaçış. Çünkü hayatı kovalamak, her zaman hayatı doğru anlatmayı getirmiyor inancındayım. O zaman düşündüğümüz şeylerin tasarlanması gerektiği noktasında bir görüş öne çıktı. Ve ben kendi atölyem olmalı ki, tasarladığım şeyleri orada hayata geçireyim. 1987’de atölyem açıldıktan çok kısa bir süre sonra bir nü çalışma gerçekleştirdim. Sonra bu, hem yayınevi, hem fotograf kuruluşları tarafından destek gördü. Burada Orhan Cem Çetin’e teşekkür etmek istiyorum, çünkü o zaman Ilford kuruluşlarının Türkiye’de ilk defa bürosu açılıyor ve Cem ikinci müdür konumunda. Bu çalışmayı Cem malzemelerle destekledi. Ancak 1972’de başlayan süreci 1989’da bir kitap ile noktalandığında, bu kitap ilk çalışmalarımı kapsamadı. En son çalışmamı kapsadı. Yani en son nü çalışmalarımı kitap yaptım. Bugün geçmişteki bu çalışmaların hiç biri halen yayımlanmış değil. Elbette günü geldiğinde onları kalıcı yayınlara dönüştüreceğim. Ve fotografın varlık nedenlerine ilişkin söz ettiğim değişkenlerden bir tanesi; fotograf paylaşmanın yolunun sergiler, slayt gösterileri ve ve.. diye gelen şeylerin olmadığını, fotografın literatüre girmesi gerektiğini, bunun yolunun da kalıcı kitaplar haline gelmesiydi. Ben tercihimi o yönde kullanarak bütün yoğunluğumu her fotograf çalışmasının bir yayın ile noktalanmasına götürdüm. Yarışmaların artık beni tatmin etmediği noktasına gelmiştim. 1988 yılında son kez yarışmaya katılmak üzere dış dünyaya bir çalışma gönderdim. Sanıyorum Polonya idi. Bir daha da o günden bugüne hiçbir fotograf yarışmasına katılmadım. Bugün tabii, bir çok albüm yayınlandı. Daha bir çok albüm yayınlanacak. Fotografta paylaşım sorunlarında ne kadar haklı olduğumu biliyorum ve zaman beni haklı çıkardı. Çünkü kitapların inanılmaz dolaştığına tanık oldum. Çok ilginç anılarım vardır. Burada, bu konuşmanın içine sığmayacak kadar değerli anılar vardır. On beş gün sergilerin duvarda açılması ki, Türkiye’de bir fotograf koleksiyonculuğu da olmayınca bu çok büyük bir özveri. Ama yayın yoluyla her dönemde insanlara ulaşabilirsiniz. Örnek vermek gerekir ise son günlerde ilk kitabımın yeniden genç fotografçılar tarafından ilgiyle karıştırıldığını, hatta üniversite kütüphanelerinde bulunan nüans albümümün tüm sayfalarının koparılıp götürüldüğünü de söylüyorlar bana, serüven devam ediyor tabii fotograta.

•Peki hocam “Nüans” bir ilkti. Yani Türkiye’de yayımlanmış ilk nü albümdü. Herhangi bir tereddüt yaşadınız mı bu konuda?

Ben Türkiye’nin ilk nü albümünü yapmak gibi bir iddia peşinde değildim. Bir kere sanat ile çıplaklığı, ben sanata başladığım zaman  gereğine inanmıştım. 1974 yılında üniversitede iken bizim çıplak modelimizi CHP-MSP iktidarı döneminde görevden aldılar ve sanat eğitimi veren okullarda bir daha çıplak model ile çalışmamayı sağladılar. Ben hatırlıyorum, biz sınıftan öğrenciler sırayla modellik yapıyorduk. Bazı kız arkadaşlarımız, tabii onlara böyle bir öneri götüremiyorduk, ama biz erkekler en azından pantolon ama üstü çıplak bir şekilde modellik yapıyorduk. Tabii bu sanat öğrencileri sapkın değillerdi. Çünkü anatomiyi öğrenmenin tek yolu, çıplak insan bedeni .

Benim o kaygılarım uzun yıllar devam etti. Çünkü çıplak bedenle çalışmamış bir ressam ancak çöp adam yapabilir. Anatomiyi bilmeyen bir ressamın hareketi anlatması mümkün değildir. Ben o kaygımı ancak profesyonelleşme noktasında ilk defa elde ettim. Nüans demin dediğim gibi bir ilk albüm olsun peşinde değildim. Aslında daha sonraki albümlerimde ilktir. Mesela “Tanıdığım Yüzler” albümü de bir portre albümü olarak ilktir. Sanatsal bir yorum çalışması olan “Baleylim” kendi tarzında ilktir. Onda önce bale fotograflarının yayınlandığı kitaplar olmuştur, ama bu bir bale kitabı olmadığı, bale üzerine bir yorum olduğu için ilktir. Bir başka ülkenin kentini bir fotografçı gözüyle yorumlayan “Büyülü Prag”da kanımca ilktir. Eğer Türk’lerin ilklerini sayar isek, ben bir sürü ilki gerçekleştirmiş oluyorum bu durumda. Halbuki bu, benim ilkleri gerçekleştirmemden çok Türkiye’deki kültürel geriliği anlatıyor aslında, geç kalmışlığı.. geriliği anlatıyor. Yoksa ilk olmak bir nitelik değil. İyi yapmak galiba bir niteliktir. Nüans 1988’de basıldı. Basılırken Türkiye’de sanat ve çıplaklık konusunda bazı oluşumlar olmuştu. Örneğin İstanbul’da “Ah Güzel İstanbul” adıyla Tophane meydanına dikilmiş bir heykelin sürekli elleri kırılıyordu, kafası kırılıyordu. Bir işçi heykeli. Çıplak olarak yapılmıştı. Her onbeş günde bir gazetelerde “Ah Güzel İstanbul” un kafası kırılmıştır ya da elleri kırılmıştır diye haber çıkardı. Heykeltraş ta üşenmeden, hatırlamıyorum kimin yapıtı, bu elleri yeniden yeniden onarırdı. 90’larda Altınpark’ın önünde Mehmet Aksoy’un heykelini de benzer saldırıyla, müstehcenlik suçlamasıyla kaldırılmıştı. İşte Nüans’ı ortaya çıkardığımda çok büyük korkular yaşadım. Çeşitli kesimlerin, bırakalım eleştirel tepkilerini, fiziki tepkilerini bekliyordum. Ankara’da aşağı yukarı başvurmadık galeri bırakmadım. Çerkes, eğer başka bir sergini açarsan galeriyi veririz. Ama ille nü fotograflarını sergilemek istiyorsan kusura bakma, başımıza iş açar, yakınmasıyla karşılaşıyordum. Sonunda ne yazık ki Ankara’da faaliyet yürüten bir yabancı ülkenin kültür merkezinde açtım. Ancak o da yeterli değildi. Çünkü yine ben sıkıntılar yaşayabilirdim. Sonra serginin açılışında Güzel Sanatlar Genel Müdürü Sayın Mehmet Özel’ çıkarak böyle riskli bir sergi açmakla kendimi yükümlendirdiği, devletin ilgili bir amiri olarak en azından moral desteğine ihtiyacım olduğunu, kendisinden rica ettiğimde, lütfedip serginin bizzat açılışına katıldı. İyi hatırlıyorum, Almanlarda diplomatik bir skandal olmaması için, onlarda kendi büyükelçilerini davet etmişlerdi ve böyle riskli bir sergi açtım. Demek ki Türkiye’de sunuluş biçimi nitelikli olunca bazı şeyler sansür kapsamına girmiyor. Nitekim, dönemin sağcı gazeteleri aynen şu terim ile anlatıyorlardı; “Burada cinsiyet yoktur, cins vardır. Yani bu sergide erotizm yoktur, kadın teması vardır” denilmişti. Bu çıplakların bir başka çalışmasını Ankara Sanat Tiyatrosu için bir afiş çalışmasında kullanmıştım. “Kadınlar ve deniz” adlı “Ritsos’un şiirinden uyarlanmış bir oyuna afiş yapmıştık. Ne yazık ki afiş asıldıktan iki dakika sonra sürekli indiriliyordu. İyi hatırlıyorum, Hürriyet gazetesi manşetlere taşımıştı o zaman. Ve basının çok ciddi desteğini görmüştüm. Basın beni savunmaya geçmişti.

•Balığı emziren bir kadın vardı değil mi o fotografta?

Evet, balık emziren bir kadındı. Bugün bile çok seviyorum o afişi. Öyle destek almıştım. Günlerce tehdit telefonları, hakaret dolu telefonlar almıştım. İlginç bir şey; Ankara’nın Çankaya ve GOP semtlerinde afiş günlerce asılı kalırken, Kızılay, Ulus, Sıhhıye gibi semtlerde ise dakikasında indiriliyordu. Böyle ekipler oluşturulmuştu. Doğal olarak ben sanatta çıplaklığın bir dizi sıkıntısını göğüsledim. Örneğin sohbet ettiğim, bir yerde beraber oturduğum herhangi bir hanım arkadaşa modelim gözüyle bakılıyordu. Ancak modelliğin de kötü kadınla eşdeğer olduğu anlamı çıkıyordu. Bugün kuşkusuz genç sanatçılar çıplak çalışma yapıyorlar tabii. Nü çalışmasında küçük te olsa sorunlar yaşanıyor ama bütün bu kavgaların ilk göğüsleyicisi olarak belki bir anlamda da yıldırdı diyebilirim. Hoş bu günlerde de belki erken olur ama ilk etapta yeni bir nü albümünü devreye sokmak istiyorum. Ama en azından eskiden olduğum kadar tutkulu çalışamıyorum. Çünkü gerek sergilenmesindeki sorunlar gerek koleksiyonlara alınmaması sorunu yüzünden biraz daha geri plana çekildi. Belki ilerki bir tarihte yeniden yoğun bir çalışmaya girebilirim.

•Peki, buradan ben şunu anlıyorum. Ben böyle bir albüm yapsam, sergileme sorununu yine yaşayacağım.

Elbette, her zaman.

•Peki bir ressam olarak bir nü sergisi açsanız aynı sorunları yaşayacak mıydınız?

Doğal olarak aynı sorunları yaşamayacaktım. Çünkü, resim bir aktarmadır, aktarma yoludur. Resim, bir müdahale yoludur. Fotograf ise gerçeklikle konuşma yoludur. Arada çok büyük farklılıklar var. Bir model tüm kimlik ve kişilik öğeleri ile birlikte görüntüye taşınır. Bir resim ise bir yorumlamadan sonra, yani biçimsel bir yorumlamadan sonra nihayet insan eliyle yapılmış bir nesne işlevi görür. Halbuki fotograf salt bir nesne işlevi görmez. “Şey”in ta kendisi olarak algılanır. Arada fark var. Fotografa yöneltilecek baskı, resme yöneltilecek baskının her zaman birkaç misli tepkiyi beraberinde getirir.

•Fotografın açmazı mı bu peki?

Fotografın büyük bir silah olmasıdır bence. Güçlü bir silah olmasından kaynaklanıyor.

•Yani fotograf yeri geldiği zaman insanları rahatsız edebiliyor.

Büyük fotografçılar aynı zamanda rahatsız etmek için fotograf çekmişlerdir. Çünkü fotograf rahatsız edici oldukça güçlü mesajını ortaya koyar. Mutlaka rahatsız etmeli, fotografçıyı bile. Çünkü fotograf, ne kadar çok sürrealist olsun, dadaist olsun, sembolist olsun, başka sanatsal anlayışlarla ortaya konarsa konsun, nihayetinde gerçeğin aktarılmasıdır. Gerçeğin yansıtılmasıdır. Gerçek, doğrudur bana göre. Gerçek yansıtıldığı zaman, insan kendi gerçeği ile yüz yüze kalır. Bu nedenle fotograf rahatsız edici olmalı.

•Yani aslında bu bir “kişisel gerçeklik” mi?

Sanatçının kişisel gerçekliği, aslında başka insanlarında gerçekliğidir. Sanatçı sadece gerçekliğin yansıtılmasına yardımcı olur. Bu nedenle, her ne kadar kişiye göre gerçeğin alımlanması değişse de, gerçek tek ve birdir.

•“Kişisel gerçeklik” dediğim şey, sizin yorumunuz, yani sizin fotografta oluşturduğunuz dil anlamında söylemiştim.

Evet, fotograftaki dil daha başka bir şey. Siz birisini ya da birilerini kendi üslubunuzla, kendine özgü dil ile yorumlamasına benzer. Yani şöyle düşünelim. Şarlo’nun yönetmeni, sessiz sinemanın olanaklarıyla film yapıyor. Ve sözü kullanmadan sinema yapıyor. Ama Wim Wenders, sözü ve sürrealizm etkileri kullanarak yapıyor. Sonunda gerçekliği bize kendi diliyle yansıtıyor. Ben fotografın her zaman tehlikeli bir silah olduğu gerçeğini unutmamalarını söylüyorum herkese. Fotograf her zaman yüksek sesle konuşabilecek sessiz bir sanat dalıdır.

•Çalışmalarınızda ben ilki farklı şey görüyorum. Bir, “Nüans” albümünde olduğu gibi iç mekan çalışmaları, “Baleylim” de de var, bu stüdyo çekimleri, portrelerde de var. Bir de Büyülü Prag’daki gibi doğal ışık kullanılarak yapılan doğa çekimleri. Sizi hangisi daha çok mutlu ediyor?

Ne yazık ki ben sadece fotografçıyım. Çünkü çıkan her kitabım ile anıldım. Mesela Nüans ortaya çıktığında ben “nü” fotografçısı olarak adlandırıldım. Bu imaj, portreler ortaya çıkıncaya kadar sürdü. Bu sfer portreci oldum. Portreler bitip, balerinler ortaya çıkınca ben bale fotografçısı oldum. Yani çıkan her kitap ile anılıyorum. Aslında stüdyo içi veya stüdyo dışıyla, fotograf bir ortamdır. Kanımca hiç birinin hiç birinden daha önemli tarafı yok. Ben uzun yıllar dışarıda ışıkta çalışmanın verdiği alışkanlığı kırmak, kendi motivasyonumu güçlendirmek ve sanata daha farklı bir solukla yaklaşmak üzere atölyeye girdim. Şimdilerde atölye dışına çıkmayı tercih ediyorum. Bunun da en önemli kanıtı “Büyülü Prag”dır. Atölye dışında üç ayrı çalışma daha yaptım. Üç ayrı portfolyo diyelim. Bir portfolyodan çok bir albüm çalışması. Birisi Budapeşte, birisi de bir “Batıkent” yorumu. Bunları da çok seviyorum ve bunlar atölye dışında. Bunun yanı sıra, ara ara atölyenin dışına, kafamdaki bazı projelerin eksik kalanlarını tamamlamak üzere de çıkıyordum. Mesela “yüzeyler” adlı bir çalışmam böyle ara ara yapılmış dış çekimlerden oluşmuş bir çalışma. Şimdi, büyüklerin bir sözü var. “Tedbil-i mekanda ferahlık vardır” derler. Ben, monotonluğa ve durağanlığa kapılmamak için yer yer stüdyo dışına çıkıyorum, bazen de stüdyoya kapanıyorum. Bu beni sürekli canlı tutuyor.

•Tepki olarak, yani stüdyo çekimlerinde ya da doğal ışıkta yaptığınız çekimlerden hangisinde daha çok farklı tepki alabildiniz? Yani insanların bir tercihi oldu mu? İç mekanda yapay ışık kullanımı ile, dış mekanda doğal ışık kullanımı arasında insanların bir tercihi var mı?

Şimdi, kanımca insanlar güzel şeylerden hoşlanıyorlar. Ve bu bir gerçek. Benim stüdyoya kapanma gerekçelerimin en başında, doğada rastlantıların peşine düşmemekti. Kendi kafamda oluşan değer sistemlerini doğada arayıp bulma peşinde koşturmak istemiyordum. Onları, güneşi evin içine koymak istiyordum. Onları, güneşi evin içine koymak istiyordum. Bu gün benim çalışmalarımın önemli bir bölümü stüdyo çalışmaları. Ve Türkiye’de ortaya çıkmış albümlerin neredeyse benimkiler dışında hiç birisi stüdyo çalışması değil. Demek ki, bir başka öncü tarafım daha var, stüdyoda ben en azından arzu ettiğim ışığı ortaya koyabiliyordum. Konumu doğru dürüst yönlendirebiliyordum. Kafamdaki mesajları daha tutarlı bir şekilde ele alabiliyordum.  Kendimi doğa içinde sürüklenmekten alıkoyabiliyordum. Çalışmaları tasarlayabiliyor ve projelendirebiliyordum. Bu tür kolaylıklar var. Ama ebedi olarak stüdyoda çalışmanın bir alışkanlık yaratacağını, sonra monotonluğa sonra da başarısızlığa götüreceğini biliyorum. Bu nedenle son bir yıldır stüdyo dışını daha çok tercik ediyorum. Doğada neler olup bitiyora bakıyorum. Çıktığımda kameramı yanımda taşıyorum. Ondan önceki on yıl boyunca hiç yanımda kamera taşımadım. Ve pek çok dostum, her yeni çıkan kitapta şaşkınlığını daha çok dile getiriyordu. Çünkü beni hiçbir zaman kamerayla görmemişlerdi. Hiçbir zaman fotografa ilişkin bir aygıtla görmemişlerdi. Ve ne zaman, nasıl fotograf çalıştığım konusundaki şaşkınlıklarını belirtiyorlardı. Kanımca hiçbir stüdyonun veya stüdyo dışının hiç birinin, diğerinden daha önemli tarafları yoktur. Yeter ki konsantrasyonumuzun sizi çekeceği noktada olun. Bu stüdyo dışı da olabilir, bir stüdyo ortamı da olabilir. Ama herkesin bir stüdyo deneyiminden mutlaka geçmesi gerektiğini de ayrıca söylemek istiyorum.

•Sormamdaki amaç şuydu. Doğal ışık insanlara daha sıcakmış gibi geliyor, benim kanımca. Stüdyo ışığında kullanılan modelin yönlendirilmesi, sanatçının kendince bir bakışı var ve bu müdahale belki de izleyiciyi rahatsız ediyor.

Belki daha çok hoşuna gidiyor.

•Böyle bir tepki geldi mi?Yani mesela stüdyo içinde çekilmiş bir Baleylim Albümü ile ( zaten nüans’ı stüdyo dışında çekme şansı pek fazla yok. Türkiye gibi bir yerde ) bir Büyülü Prag arasında tercih farklılığı oldu mu?

Beni yapıtlarımdan hiç birini birbirinden ayrıcalıklı görmüyorum. Sadece “Sözde Fotograf”ın benim için daha önemli olduğunu biliyorum ve onu da söylemek istiyorum. Şimdi, stüdyo içinde yapılmış çalışmalar ile stüdyo dışında yapılmış çalışmaların tümünü de eleştiri geldi, gelmesi de gerekiyor. Çünkü insanlar kendi beğenileri ölçüsünde dünyaya bakıyorlar. Bir fotograf, onların yaşamındaki herhangi bir beğeni noktasıyla, herhangi bir gerçeklikle çakıştığı noktada fotografı seviyor, beni sevmiyor. Bu nedenle, gerek stüdyo içinde yaptığım çalışmalar, gerekse dışındaki çalışmaların tümünde de hem oldukça beğenenler oldu, hem karşı çıkanlar oldu. Öyle ki, bazı fotograflar bazı kişiler tarafından çok beğenilirken bazıları tarafından birer süprüntü olarak nitelendirildi. Bu galiba sanatın bir sorunu değil, sanat izleyicisinin psikolojisinin apayrı bir incelme konusu olduğunu söylemek lazım. Sanat izleyicisi neden sever? Neden takılır? Niçin sever? Sevmesini ya da tepki duymasını sağlayan hangi dış nedenlerdir? Onu tesbit etmek mümkün değil. Kaldı ki, onun peşine de düşmek doğru değil. Ancak ben, gerek stüdyo içi gerek stüdyo dışında çok ciddi tepkiler aldığımı biliyorum. Yalnız akıp giden hayatla, yaşanan gerçekliğin fotograflara yansıması, her zaman dünyanın her yerinde insanları hoşnut tutuyor, onu biliyorum. Belgesel fotografın, fotograf tarihinden bu yana sürekli gündem de olması, halen yüzlerce derginin bu tür çalışmalar yer vermiş olması yeni iletişim çağında internetin içinde bu tür sanal dergilerin hazırlanmış olması, üstelik sanal ortamda belgesel görüntülerin sergilenmiş olması tezatlığını da, yaşadığımız bu günlerde belge fotografının, fotografın en öndeki yorumlama yolu olarak gittiğini biliyorum. Benim yapıtlarımın biçimlerine dair çok eleştiri aldım. Örneğin modellerimin ideal güzel olmadığı savı hep öne sürüldü. Ben o tür düşünenleri genel geçer, belli başlı yönlendirmelerin etkisi altında olduğunu düşünüyorum. Çünkü o düşüncelerin hiç biri sanat bazlı düşünceler değil. Daha çok kapitalizmin sunduğu değer öğeleri açısından şartlandırıldıklarını düşünüyorum. Çünkü bir başka soru daha var mesela. Neden kadınları çalıştığımı ve bunun karşılığında hemen bir reçete daha sunarlar ve neden erkekleri çalışmadığımı söylerler. Ben ise neden çocukları çalışmıyoruz, neden hamileleri çalışmıyoruz, neden dişleri dökülmüş, sakatlanmış, yaşlanmış, pörsümüş, yaşlı bedenleri çalışmıyoruz da, erkekleri öneriyorsunuz diye karşı çıkıyorum. Bu genel bir şartlanmanın sonucudur. Yapıtlar, en azından kendi yapıtlarım için söyleyeceğim şey, çok ince bir elekten geçirilmiştir. Benim için değer ölçüleri genel geçer ölçüler değildir. İdeal bir bedenle ideal fotograf yaratılabilir. Sanatçı ki bir örneğini vermek istiyorum. Bu gün Paris’te sanıyorum bir Arjantin’li ya da Brezilya’lı bir heykeltraşın olağanüstü tombul kadınlardan yapılmış sekiz tane heykeli Paris’e dikilmiştir. Bu Paris’in tarihinde görülmemiş bir şeydir. Bir sanatçının sekiz ayrı yapıtı bir kenti süslüyor. Hepsi çıplak, tombul kadınlardır ve inanılmaz sempatik resmedilmişlerdir. Turistlerin uğrak yeridir, çocukların oyun alanlarıdır ve yaşayan heykeller haline gelmiştir. Dolayısıyla modelin hangi fizik ölçülerinde olduğu önemli değil, sanatçının hangi yorumlama biçimlerini esas aldığı çok daha önemlidir.


•Burada şunu çıkartabilir miyiz hocam; fotograf (ya da sanat) izleyicimiz bu eserleri nasıl izlemesi gerektiğini bilmiyor. Ya da çok ön yargılı izliyor?

Elbette. Sanat izleyicisinin niteliği, sanatçının niteliğini de belirliyor. Eğer izleyici niteliksiz ise sanatçı nitelikli bir şey ortaya koymada çok yalnız kalacaktır. Her izleyici, kendine seslenen sanatçıdan hoşlanır. Eğer yeniden Nüans’a dönersek, ben çok ideal güzeller seçip, o ideal güzelleri erotik bazlarda yorumlasaydım, belki çok büyük bir sanatçı olarak adledilirdim. Halbuki gerçek öyle değil. Dolayısıyla izleyicinin ciddi bir kültür birikimine sahip olması gerekiyor. Batı toplumlarında, izleyicinin kültür birikimiyle sanatçının öncü gücü birlikte hareket eder. İzleyici orta çağı yaşayıp sanatçı yeni çağı yaşayamaz. Bunlar birbirini bütünleyen, motive eden karşılıklı etkilerdir. Ne yazık ki, bizde geniş bir izleyici kesiminin kültürel formasyondan çok aşağıda olduğunu, normal seviyelerin çok altında olduğunu ve apayrı dillerden konuştuğumuzu ne yazık ki söylemek lazım.

•Bu ya gelişimi engelleyen bir unsur ya da sanatçıyı popülist yapmaya yönlendiren bir tavır olarak adlandırılabilir sanıyorum.
   
Nitekim popülist etkiler ortaya koyan, popülist tavırlar ve davranışlar ortaya koyan güncel sanatçılar vardır ve her zaman olacaktır.

•Bir sorum daha olacak. Batıkent ile ilgili bir çalışmam var dediniz. İnsanlar genellikle yaşadıkları kentte fotograf çekme özürdürler. Yani bir insan düşünün ki fotograf çekmeye meraklı, Ankara’da yaşıyor ve Kızılay’ın ortasında fotograf çekerek dolaşıyor. Bu pek çok fotografçı için büyük bir kabustur. Siz bunu  nasıl aşıyorsunuz?

Aslında bu özürlülerden birisi de benim. Neden, çünkü uzun yıllardır hep aklımda olan bir Ankara projesini hayata geçirmek gerektiğini düşünüyorum ama, bu projenin bütçesi oldukça yüklü olacağı için hep uzak kalıyorum. Batıkent çalışması benim Batıkent’e duyduğum tepkiden kaynaklanıyor. Çünkü ne yazık ki Batıkent’in imarına ön ayak olan Karayalçın’a da bu başarısından ötürü İngiltere Kraliyet Ailesi bir şeref nişanı vermişti. Batıkent’i ben gerçek bir getto olarak düşünüyorum. Ve insanların atıldığı ahır misali sosyal  niteliklerden çok uzak bir banliyö olarak düşünüyorum. Çünkü ekmeğinizden bir aspirine kadar, bir sağlık sorununuzdan, herhangi bir misafirinizi ağırlayacağınız küçük bir lokantaya kadar, bir çay bahçesinden sinemaya kadar, tiyatro ortamından aklınıza gelebilecek bir sürü sosyal ihtiyaçların hiç birine cevap vermeyecek inanılmaz bir kent hapishanesi. Bu beni çok rahatsız etti. Bulunduğum kenti bu boyutuyla biraz da endirekt bazda görmeye çalıştım ve Batıkent’i yalnız, ağaçlar gözüyle incelenmeye çalıştım. Betonlar karşısında zavallılaşmış yalnız ağaçlar gözüyle. Aslında her Batıkent’linin bir yalnız adam olduğunu varsayarak. Her ne kadar amaç Ankara’nın göbeğinde kendi köyünüzü yaşayın gizli mesajıyla ortaya çıkılmışsa da ben buranın Ankara için bir yüzkarası olduğunu düşündüğümden böyle bir çalışma yapmaya giriştim. Belki Ankara’yı tümüyle bir proje konusu yapamadıysam da, Ankara’nın en sembolik yerlerinden birini üstelik çok kısa bir sürede çalıştım. Yani hepsini toplarsanız iki buçuk günlük bir çalışma. Ama yoğun iki buçuk günlük çalışma.

•İki buçuk gün boyunca sıkılmadan fotograf çektiniz.

Sıkılarak, hem de çok sıkılarak çalıştım.

• Dijital fotografla ilgili ne diyeceksiniz?

Dijital fotografi, sanal gerçekliğin yeni bir boyutudur ve yeni bir dildir. Fotografın yarınında herkesin dijitale geçeceğini bilmek gerekiyor. Dijital dünyanın en büyük tehlikelerinden biri gerçekliğin yani fotografın gerçekliğin sanatı olmadığını ortaya koyacaktır. Şimdiye kadar bunu savunanların hepsinin ayakları havada kalacaktır. Çünkü dijital dünyada herkes fotografın biçimini bozma hakkına sahip olacaktır. Herkes fotografı, dünyanın neresinde üretilmiş olursa olsun sanal ortama alındığı andan itibaren sahip olma hakkını kazanacaktır. Ve her şeyden önce fotografın inandırıcı özelliklerinin tümü bitmiş olacaktır. Sanal gerçekliğin, aslında yanıltıcı gerçeğin kapısını araladığını düşünüyorum. Sanal gerçeklik, bir sanatsal ifade yolu olabilir, ama fotografın 150 senesine damgasını vurmuş gerçekliğin ifadesi asla olamayacaktır. Fotograf gerçekliği alt üst olacaktır. Gerçeklik her ne kadar görüntülere bir şekilde de yansımış olsa bile, fotografın o inandırıcı boyutu artık son bulacaktır. Ama sanal dünyayı, geçmişte fotografta kurgu veya düzenleme çalışması addedenler için bir cennet ortamı doğuyor. Fotografın yırtılma yapıştırma özelliklerini kurgu gibi, montaj gibi zanneden fotografçılar için bir cennet olacaktır. Ancak, sanal ortama taşınmış fotografçı üslubu öyle kolay ortaya çıkmayacaktır. Çünkü herkes görüntüleri birbirine kolaj veya montaj yaptıktan sonra sanatsal bir üslubun ne oranda ortaya çıkacağı biraz tartışma götürür.

•Şöyle söylemek mümkün mü; fotografın gerçeklikle olan bağı, sanal fotografla birlikte kopacak.

Kesinlikle.

•Bu kopuştan sonra fotograf aslında bağımsız olarak sadece sanatsal yönüyle ön plana çıkacak.

Elbette. Belgesel fotograf da ölecektir. Düşünün kuzey buz kutbunda çekilmiş fotograflara eskiden belki sadece filtre etkileriyle müdahale ediliyordu. Şimdi başka şeyler de eklenecek. Mesela Ankara’da çekilmiş görüntülere siz kuzey kutbunda yetişen bir beyaz ayıyı kolaj yapabilirsiniz. Yani fotografın gerçekliğe dönük o yüzü tamamıyla yok olacak, ancak fotografın sanatsal yorumu için uygun ve elverişli bir ortam doğacak. Ve belgesel fotografların da belge unsuru olması sanal gerçeklik ortamında tartışmalı olacak.

•Zaman ayırdığınız için teşekkürler.

Fotograf : Tekin ERTUĞ 

Henüz yorum yapılmamış.
Benzer Röportajlar
Serkan Taycan, 'Kabuk' başlıklı fotoğraf sergisinde, kentsel dönüşümde merkez?çevre tartışmalarına dair yeni sorular soruyor. Şehrin çeperinde yükselen binalar,
0
0
Eugenio Recuenco Kimdir? gibi klişelere girmeyeceğim, bir çoğunuz kim olduğunu biliyorken daha fazla bir kesimin bilmiyor olması muhtemel. Sevdiğim şeyler bana özel kalsın isterim, pek de paylaşm
0
0
Yeni çalışmalarını 'İkililer' başlığıyla sergileyen Ahmet Elhan, "Fotoğraf hem gerçeği söylüyor, hem de içinde yalanlar barındırıyor. Bir fotoğrafla karşı karşıya
0
1
'Full Contact' serisinde beden kullanımına odaklanan Gözde Türkkan, "Çektiğim kişilerin dünyasına girmemeye özen gösterdim" diyor Gözde Tür
0
1
2005 yılından beri tüm çalışmalarını takip ettiğim Ali Alışır, fotoğraflarında yaşamın gerçeğini düşlerle buluşturan bir sanatçı benim için. 1978 doğumlu. 1996 yılında Y
0
0