english
Son Yorumlar
Öne Çıkan Yayınlar
Tarihin Derin Kazısı Olarak Sanat ve Duyarlılığın Kesişen Ufku
Yazar: Erkut Sezgin
Çeviri:
Yayın: Cem Yayınevi
Estetik - Modernizmin Tasfiyesi
Yazar: Ali Artun
Çeviri:
Yayın: İletişim Yayınevi
Yazar: Mehmet Yılmaz
Çeviri:
Yayın: Ütopya Yayınevi
Romantizmi bu sergiyle öldüreceğiz
Yerleştirme
14.09.2012
Röportaj: Servet Koçyiğit     Yazan: Müge Büyüktalaş

Türkiye'deki ikinci sergisini Rampa'da açan Servet Koçyiğit, "Bu sergiyle bir daha konuşmamak üzere romantizmi öldüreceğiz" diyor. Koçyiğit, Türkiye sanat ortamıyla ilgili hayli eleştirel

Servet Koçyiğit, Amsterdam’da yaşayan ve çalışan bir sanatçı. 2005’te katıldığı 9. İstanbul Bienal’i dışında ara sıra iş üretmek için Türkiye ’ye gelen sanatçı, ilk kez bir solo sergiyle ülkesinde izleyiciyle buluşuyor. Koçyiğit’in Türk ev kadınının günlük rutinine dikkat çektiği ‘saçları süpürge eden’ hareketli enstalasyonu ‘Mavi Taraf Yukarı’, 9. Bienal’in en çok dikkat çeken işlerinden biriydi. Rampa Galeri’de 20 Ekim’e kadar izlenebilecek ‘Aşk ve Diğer Şeyler’ sergisinde ise Koçyiğit, cinsel kimlikler üzerinden aşkı ve romantizmi sorguluyor. Ama hepsinin ötesinde bu sergide, sanatçının kendi geçmişi ve kimliğiyle olan yüzleşmesine ve kendi tabiriyle ‘Bir daha konuşmamak ve geri dönememek üzere romantizmi öldürmesi’ne tanık oluyoruz.

Yurtdışında yaşayan ve çalışan bir sanatçısın. Gitme kararını vermek nasıl oldu?
ODTÜ ’de okurken oldukça bunalımlı bir öğrenciydim. Avrupa’ya gitmeye sinema okumak için karar vermiştim. Rastlantılar sonucunda kendimi Amsterdam’da Rietveld Akademi’de buldum. Türkiye ’den çıkıp sanat okumak, buradan dışarı çıkmak bile kendi başına deneysel ve güzel. Uzun süre orada yaşadım ve o süre boyunca Türkiye ’yle pek alakam da olmadı. O zamanlar çağdaş sanat çok yeniydi, öğrenecek çok şey vardı. Arada bir gelip öylesine bir şeyler yapmak yerine bu işi iyice öğrendikten sonra gelip iyi işler yapmak istedim. Böyle takıntılarım vardır. Bir süredir Türkiye ’ye gelip çalışmalar da yapıyorum. 2004-2005’te kaldım İstanbul ’da bir süre. Sokağın konularıyla kavuşmuş oldum. O işleri 9. Bienal’de sergiledik.

Dışında kalıp, oradan bakabilen biri olarak Türkiye ’deki sanat ve piyasası hakkında ne düşünüyorsun?
Ben hiçbir zaman çok pozitif olamadım Türkiye ’deki sanatla ilgili. Hep de eleştirdim. Kötülüğü için değil, iyi olsun diye. Burada üretmek için inanılmaz bir kaynak ve enerji var. Aynı anda sanat piyasasının bir darlığı var, sanat piyasasının darlığı özellikle benim için temel sıkıntılardan bir tanesi. Bizde iki tane iş yapılınca her şey yolunda, aman çok iyi gibi bir havaya giriliyor. Böyle bir şey değil, çok uzun soluklu bir şey sanat. Sanatçı için tarih olmak çok zor bir şey. Üç tane sergi, beş tane iş yapıp ‘Ben oldum’ demeyi sadece Türkiye ’de görürsün. İnsanlar yıllarca çalışıyor. O çalışma sürecinde zaten olursa kronolojik bir yerden sanat tarihinin içine oturtuluyorsun. Kendi dinamiği var Türk sanatının, kaynakları var, çok güzel örnekleri var ama çap olarak yeterli değil. Örneğin Asya’da oluşan enerji bizde olmadı. Onlar çok uluslararası olabildiler. Türkiye ’de şu an uluslararası bir galeriyle çalışabilecek ölçekte sanatçı yok. Dünyada sanat endüstriyel boyutta yapılıyor. Bizde çap küçük, içine bakınca ilginç örnekler var, çok iyi sanatçılar da var. Ama gitmemiz gereken daha çok yol var. Uluslararası sanat tarihinde yer alabilecek sanatçılar çıkabilmeli bunun için de.

Türkiye ’de 80’lerde genç olmuş biri olarak, özgürlüğü yasaklar üzerinden yaşayabilen bir neslin parçasısın. Bir röportajında “Özgürlüğü sanattan öğrendim” diyorsun. Bir yandan da sanatın kendi piyasa dinamikleri var. Oradayken de hâlâ özgür olmaktan bahsedebilir miyiz?

Sanattan öğrendiğim şey kendi sınırlarını aşabilmek oldu. Bu sınır bazen ailen olur, bazen arkadaşın, kültürün, cinsiyetin olur, bunları aşabilmek özgürleşebilmektir. Aşabileceğinin farkına vardıktan sonra, düşünerek aşabiliyorsun. Sanatın kuralı yok, her şeyi düşünebilirsin diyor sana, her şeye dokunabilirsin, alanı çok geniş, düşünebileceğin ve üretebileceğin sınırsız bir alan var. Oradan öğreniyorsun özgür olmayı. Başkalarının yaptıkları da sana güç veriyor. Kendi alışkanlıklarınla savaşıyorsun. Örneğin çalışma şeklinin körlüğüne kapılabilirsin, düşünme şeklinin körlüğüne kapılabilirsin. Bırakıp başka bir şey denemen gerekiyor. Bunu öğrendim sanatla. Bir noktada bırakıp tam tersini yapabilirsin ve yanlıştan, hatadan öğrenebilirsin. Bundan korkmamayı. Sadece sanat yapmıyorsun, hayata bakış açısı bu.

Bu sergide önceki işlerinle son dönem işlerinin ilişkilendirilmiş halini görüyoruz. Belli bir süreç içerisinde aslında devinen bir ‘zaman’ algısı üzerine yayılmış ve sanatçı olarak senin zaman algında bir noktada bir işe dönüşüyor gibi...
Sabırlı çalışıyorum, daha uzun çalışıyorum, kafamda çok uzun süre tutuyorum düşünceleri. Zamana yayılma olayı, dönüşler ve tekrarlar var bunun içinde. Birazcık daha iyi yapmaya çalışıyorum her seferinde. Bu sergideki yeni el işlerinde açık bir şekilde var zaman kavramıyla olan ilişkinin bir yansıması... Bir önermede bulunuyorum, belki içi de boş olan bir önerme ama dilin zamana yayılması durumu sonucu o önerme anlam kazanıyor. Bazen dokuz ayda tek bir iş yapıyorum. Öyle ki mecrayı da sanki ağır çekimde gibi farklı şekilde gösteriyor bu.İşlerin zamanla ilişkisi bu anlamda daha net okunabiliyor.

İşlerinde ister istemez politik okumalar yapıyoruz. Sanat politik olmalı mı ya da senin sanatın politik mi?
Bu benim için önemli bir mesele ve bence çok da konuşulması gereken bir şey. İnsanlar benim işlerime politik dedikleri zaman ben çok rahatsız oluyorum. İşlerim bir yandan da politik. Garip kısmı da bu zaten. Ben politikliği kullanarak bir şey kazanmak istemiyorum, asıl sıkıntım o. Sanat alınıp satılan bir şey. Ben bu işten para kazanıyorum. Ama birinin acısı üzerinden para kazanmak istemem. Biraz aşmak gerekiyor, politikliğin ötesinde bir şey söylememiz lazım. Günlük olaylar üzerinden reaksiyon gösteren işlerle ilgilenmiyorum. Slogan atmakla ilgilenmiyorum. Daha uzun vadeli, daha yerleşik söylemler olmalı. Bağıra bağıra söylemiyorsun belki ama sanatın diline çekiyorsun.

Kavramsal sanat yapıyorsun, okuduğun okul da bu ekolün önemli temsilcilerinden biri. Öte yandan kavramsallığın bir nevi kötüye kullanıldığı ve ağır eleştirildiği alanlar da var. Kavramsallığın dahi belli sınırları ya da kuralları olmalı mıdır?
Neredeyse sınırsız gibi diyebiliriz. Ben en başından beri kavramsal sanatı çok sevdim, içinde fikir var çünkü. Benzer eleştiriler abstract ya da minimalist sanat için de yapılmıştı. Minimalist sanatta konsept yok da denildi, ki onlarda dört tane kare yapıyorlar ama hayli kafa yoruyorlar aslında. Kendimi saf salt, katı konsept sanatçısı olarak da konumlamıyorum, formalist olmayı da yadsımıyorum. Bakacak olursak ben de sanata 8 mm ile başlamış bir insanım.

Serginin konusu ‘Aşk ve Diğer Meseleler’. Çok insani, en temel konulardan biri. Sergide daha çok kendinle olan bir karşılaşma hali mi var?
Sanatçının zorunlu bir gözlemci olma durumu var. Bir de kendi içinde yaşadığın durumlar var. Serginin amacı bu konuyu son bir kez konuşalım demek. Benimle de direkt ilgili ve kendi açımdan da bu konuya son noktayı koymak için yaptığım bir sergi. Romantizmi bu sergiyle öldüreceğiz. Amacı o, bir daha konuşmamak, bir daha geri dönmemek üzere.

 

Henüz yorum yapılmamış.
Benzer Röportajlar
En son Apel'de 'Çeşme' adlı karma sergide 'Yarışma' yapıtına vurulduğumuz, enstalasyonlarıyla sıradan günlük eşyaları konuşturan sıradışı sanatçı Şakir Gök&cc
0
0